cryingBen ne anlarım ki “sevilmekten?” Bir fiili etken halindeyken yapabilmek edilgeninin muhattabı yapmaya yetmiyor insanı; hele ki aşk konusunda. “Sev” ile “mek” arasına fiilden fiil yapım eki koyamıyorum ben. Türkçem bozuk. “Sevmek” kelimesinden “Sevilmek” kelimesini türetemiyorum. Belki de bozuk olan Türkçem değil, tipimdir, ne dersin? Düşlerini kurmayı, mektuplar yazmayı, hediyeler almayı iyi bilirim. Hayal kurmakta da üstüme yoktur. Ama bunları yapan değil de bunların uğruna yapıldığı kişi olamadım hiç.

Olamam da.

Öyle işte. Hayatım yapamadığım şeylerle dolu. Dibine kadar girip dokunamadığım şeylerle dolu. Gözyaşından süngere dönmüş yastıklarla dolu. Yüzümde meymenete dair en ufak bir iz bulamadığını kaşlarıyla ifade eden insanlara içimden ettiğim küfürlerle dolu. Bağıra çağıra susuyorum hep. Çevremde hayat akarken; benimle aynı yere akan insanları seyrederken gülümsüyorum üstelik. Hepsi beni “olumlu” biri sanıyor. Ne kötü! Tanrı’m, ne kötü! Yalan söylüyorum resmen.

İçimi dökmek isterdim. Ama kime? “Neyin var Artin?” diye soran insanların bu sorunun cevabına iki cümle bile katlanamayacaklarını biliyorum. Sıkılacaklardır. Çünkü dostlar, “sevilme” özürlüsüyüm ben. Annemin, babamın dahi biyolojik olarak bana duymaları gereken sevgiyi oluşturamıyorum.

Bir şeytan gibiyim sanki. Tam bir yere gidecekken gelen misafir gibiyim. Herkesin yanına “ayıp olmasın” diye aldığı biri gibiyim. Dilleriyle tam tersini söyleseler bile; içlerinden beni istemediklerini duyuyorum. Elinde bunu belirten bir pankart taşısalar daha az belli olurdu üstelik. Gözler, dostlar! Gözlere yalan söyletemezsiniz.

Vücudumuza inmiş bir peygamberdir gözler. Tanrı tarafından yalan söylememeye programlanmış gibilerdir. Saklamaya çalıştığınız duyguları ilk açığa veren yeriniz gözler olur. Kaçkındır bu yönüyle. Bastırdığınız zihninizi bağır çağır karşıya sunar. Sizin yakalayıp zihninizin kör zindanlara gömdüğünüz o duygularınız, bir tünel bulup, gözlerinizden dışarı kaçar.

Bu yüzden bana aslında iyi ve sevilebilen biri olduğumu söylemeyin sakın. Tam tersini düşündüğünüzü biliyorum. Beyninizin zindanlarından kaçtı bana olan nefretiniz. Beni itici bulmanız. Zihninizin kör zindanlarından gözünüze “kaçtı”, sonra da benim “gözüme kaçtı.”

Hayır, hayır! Ağlamıyorum. “Gözüme bir şey kaçtı.” sadece!

Sizin sakladığınızı sandığınız şey.

Her şeyi anlatan bir şey.

Şu hayatta sadece yüzbinlerce sperm içinden ana rahmine ulaşan “seçilmiş kişi” olmayı başardım. O noktadan itibaren hiçbir şeyi başaramadım. Annemin karnındayken tekme bile atmıyormuşum mesela. Cinsiyetimi de öğrenememişler. Doğumum zorlu olmuş. Biraz geç ağlamışım.

Sakinmişim ama çocukken. Ama bunu ben seçmedim. Çünkü sadece sakinken katlanılabilecek bir çocuktum. “Ay ne tatlı çocuk” cümlesinin anlattığı kişi ben değildim; kuzenlerim, kardeşlerimdi. Ben doğduğumda çoktan çocukluktan çıkmış ağabeyim ve ablam ve hatta yüz yaşını çoktan devirmiş ve yarısına kadar sarkmış dedem bile benden daha tatlıydı.

Gürültü, patırtı etmeye hakkım yoktu.

Yani, “sevilmemek” konusunda tecrübeliyim. Kundaktan beri. Sevilebildiğim herhangi bir zaman dilim olmadı şu ana dek.

Öylesine alıştım ki buna artık.. Tersi olsa, vurgun yemiş dalgıça dönerim. Bünyem kaldırmaz.

Gözüme “bir şey” kaçar.

Ve herkes gittiğinde o “bir şey” ona benzer “milyonlarca bir şey” ile birleşip “sel” olur akar.

İçinde yüzersin. Afet bölgesi olur adam. Öyle bir sel.

“-Yine mi altını ıslattın?”

“-Evet anne, hem de neremden tahmin bile edemezsin!”

Reklamlar